Farklılıklar üzerine gözlemler, düşünceler…

Kategori: (Lumaca) Yazan: arzum, 14-12-2010

Bir zamandır bu konu üzerine daha da çok düşündükçe, okudukça, çalıştıkça… İnsanları, liderleri, takımları farklılıkların yarattığı çatışmalardan, sağlıkla, zenginleşerek geçirmeye didindikçe… Farkettim ki, gözüm farklılık bakar, kulağım farklılık duyar, burnum farklılık koklar oldu.  Dikkatimi cezbediyor haliyle gündelik hayatımda farklılık üzerine geçenler. Öyle büyük büyük, politikanın kirli kirli gölgelediği büyük farklılıklardan bahsetmiyorum bile. Basit, gündelik, her gün önümüzde cereyan eden vakalardan bahsediyorum.

Benim dikkatim, bir insanın farklılıkla ilgili duruşunu, görüşünü nelerin, nasıl şekillendirdiğine takılıyor daha çok.

Bazen yöneticilere, liderlere koçluk yapıyorum, bazen takımlarla çalışıyorum çeşitli şekillerde. Özellikle takımlarla çalışırken farklılıklar baş köşede oturuyor. Bazen de eşle-dostla sohbet ediyorum, havadan sudan. Son zamanlarda duyduklarım ya da tanık olduklarım arasında beni şaşırtan şeyler var. Bir sürü soru sormama neden oldular kendime. Soruyordum da, beni rahatsız edenin ne olduğunu tam da anlayamıyordum. Bu sabah spor yaparken, sporuma eşlikçi sohbet, beni rahatsız edeni bulmama yardımcı oldu.

Beni şaşırtan olaylardan ilki; İstanbul’un ayrıcalıklı özel üniversitelerinden birinde, yine İstanbul’un ayrıcalıklı özel Amerikan kolejlerinden mezun bir hukuk öğrencisinin yaşam ve eğlence biçiminin endişelendirdiği babasıyla sohbetimde duyduklarım. Dedi ki, kuşak farkından muzdarip, oğlunu anlamaya çalışan baba; “bizim oğlan ve arkadaşları hep erkek erkeğe geziyorlar, şaşırıyorum. Sorunca dedi ki bizim oğlan; kızlar muhabbeti bozuyor baba…” İşin haremlik-selamlık, vs. gibi gündemdeki meselerle hiç ilgisi yok yani, sakın aklınıza bunlar gelmesin. Da… takıldı benim aklıma bu konu… Gençtirler, değişir, bir erkek-erkeğe muhabbet hevesi, tam da yaşı deyip geçebilirdim. Geçemedim aklımın bir köşesinde kaldı.

Sonra bir gün bir takımla farklılıklar üzerine çalışırken, örnek veren bir katılımcı “kadın aklıyla” diye bir söylem kullandı. Kastı kötü değildi sanki, kadınların farklılıklarına gönderme yapmaya çalışıyordu ama kullandığı zehirli iletişim dili, kadına yönelik, kadın cinsinin hayatı algılayış, yaşayış biçimine yönelik “küçümseme”… Bu da aklıma takıldı…

Çocukları gözledim, erkek çocukları, kız çocukları… Çocuk akıllarıyla neler öğrenip, neleri sisteme kaydettiklerine baktım. Ne basit, önemsiz davranışların, nasıl “ötekileştirme” öğretme potansiyeli olduğuna dikkat ettim. Gözüme bayağı zor göründü ne yalan söyleyeyim; nasıl “ötekileştirme”den gururla kendi olmayı öğreteceğimiz çocuklara… “Inception” geliyor aklıma… neyse ama, o bambaşka ve upuzun bir konu.

Bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti, hayatlarına, görüşlerine değme fırsatı bulduğum bireyler. “Farklılıkla” en zor başedenlerin, kullandıkları dil, yaptıkları seçimler…

Neyse konuyu dağıtmadan kafamda aydınlanan soruya ve beni rahatsız eden konuya geleyim. Doğadaki en temel, kendinden varolan fark; kadın ve erkek. Farklılar elbette. Burda bu iki cinsin birbirine benzeşme çabalarını desteklemek  ya da yermek niyetini taşımıyorum. O başka bir zamanın, belki başka bir yazının işi.  Benim niyetim, bu temel farkı görmeyi, anlamayı ve kabullenmeyi reddeden, doğadaki bu en temel farkla başedemeyen, bunun zenginliğini göremeyen, bu farkla birarada durmayı istemeyen bir insanın, başka farklılıklarla nasıl başedeceğine dair endişemi paylaşmak.

“Çokseslilik” diyoruz biz, bu hayalle yaşıyorum ben, hele son bir senedir çok yoğun. Liderlere, takımlara anlatmaya çalışıyorum, tadını göstermeye çabalıyorum. Bazen gözlerim doluyor mutluluktan, bazen nefesim tıkanıyor üzüntüden, sıkıntıdan…

Türkiye’nin halini gördükçe, üzüntüm boğuyor beni…

Ama ben gençlere inanıyorum, geleceğe inanıyorum. Geçmişle uğraşanlardan değilim, geleceği kurgulamaya bakarım, yeni hayatlar ekmeye inanırım. “Inception”…

Gençlere inanmaya devam etmek istiyorum, yeniden umut hissetmek istiyorum. Facebook’a koyduğunuz alıntı deyişlerde değil hayat! Hayatınıza neyi almaya izin verdiğinizde, neyi deneyimlemeyi, yaşamayı seçtiğinizde, neye cesaret gösterdiğinizde… diye haykırmak istiyorum…

Bugün Radikal’da Akif Beki sorgulamış; “ötekini” hayatına almanın getireceği kendini ve diğerini sorgulama yorgunluğuna değer mi…” diye…

Değecine inanmaya devam etmek istiyorum.

hayaller, hedefler, seçimler…

Kategori: (Lumaca) Yazan: arzum, 05-10-2010

Blog dediğin böyle olmamalı, sık yazmalı insan ama ben tutturamadım bir türlü bu düzeni. İçimde birikiyor söylenecekler, notlar; masamda, çantamda, telefonumda… ama sizlerle buluşamıyor bir türlü o sözler…  

Ama sonbaharla beraber yazma şevki geldi yine… Bir süredir içimde biriken, biriktikçe baktığım her yerde, herşeyde gördüğüm, duyduğum bir durum, bir his, bir soru var sizlerle paylaşmak istediğim… 

Neresinden başlasam? En iyisi o baktıkça gördüğüm hikayecikleri sıralayayım arka arkaya…

Durum 1:

Hızlı tüketim, hazır giyim dükkanlarından birinde… Giyimin “fast food”u yani. Sakın korkmayın bir “hizmet hikayesi” anlatmayacağım, burdan o da pek güzel çıkar ya… J Kasada bir avuç Türk insanı sıra olmaya çalışıyoruz, daha doğrusu çalışmıyoruz tabi ki, nasıl uyanıklık ederim de en önce ben öder kaçarım derdindeyiz. (kendimi tenzih edeceğim tabi ki J) 2 kasa var açık gibi duran, ikisinin başında da bir kasa görevlisi. Nereye gideceğini, nasıl organize olacağını bilemiyor insanlar. Tam bulduk dediğimiz anda, ikinci kasa görevlisi, ama olmaz ki diyor, tekrar oraya gidin sıraya girin J Sıra bana gelince, dayanamayıp tavsiyede bulunmaya kalkıyorum, hani diyorum, bant separatörler var, onlardan falan kullansanız, bu sıra olmayı keşfetme işini müşteriye bırakmak haksızlık… Demeye kalkıyorum, 20’li yaşlardaki genç kızımız bir nefeste sıralamaya başlıyor otomatik savunmalarını, beni de ne dinliyor, ne de duyuyor tabi.. Birşeyler daha söyleyecek oluyorum, vazgeçiyorum, ağzımdan sadece üç kelime dökülüyor “ne kadar yazık…” Aklımda ise şunlar : “20’li yaşlardaki bir insan, muhtemelen ilk işlerinden birinde, kendi için ne hayal ediyor olabilir ki, bu kadar basit birşeyi dinlemeye, bu deneyimden birşey öğrenmeye, bir sonraki an, bir sonraki gün daha iyisini yapmaya ne niyeti, ne tahammülü var! Ne kadar yazık…” Kendin için ne hayal ediyorsun demek geliyor içimden vazgeçiyorum.

Durum 2 :

Hizmet kalitesiyle öncü bir otel… Titizlikleri, özenleri bilinen, takdir edilen… Eşimle çok yorgun olduğumuz, çok çalıştığımız, kendimizce 1-2 başarılı sonuç alıp, ödülü hakettiğimizi düşündüğümüz bir dönemde, paraya da kıyıp gitmeye karar veriyoruz birkaç gün için. Sürprize, kötü veya özensiz hizmete hiç tahammülümüz yok, mutlu olmak istiyoruz. Hiç sürpriz yok cidden, çok keyifle dinlenip, mutlu bir tatil yapıyoruz ama akılda kalan, iz bırakan durum şu: Bir akşam otelin a la carte restoranında yemek yerken, bize hizmet eden genç bir garson var. Çok gayretli, güleryüzlü, henüz çok tecrübeli, bilgili değil belli, ama öyle cevval, öyle içten ki, hata yapsa dahi kızamayacağınız türden bir iyiniyet… Dayanamam tabi ben öyle kişilere, hele gençlere.. Çocuk geldikçe sohbet ediyorum, soruyorum. Eşim dalga geçti hatta, insanlar sana 5. dakikada hayallerini anlatmaya başlıyorlar, inanılmazsın diye… O gülüyor buna ama bence öyle değerli ki!! Kaç kişiye kendinizle ilgili hayallerinizi anlattınız? En yakın arkadaşınıza?? Kaç kişi tanıklık ediyor en tutkulu hayallerinize? Biliyor musunuz; “kendinizle ilgili hayaliniz ne?” diye sorunca cevap verebilen çok az insan var, bir deneyin bakın J Neyse, bu henüz 2 aylık garson gencin hayali ne biliyor musunuz? “Bir Michelin restoranında şef, maitre d’hotel olmak!” Böyle hayalleri olan çalışanlara sahip işletmeler nasıl hizmetler yaratabilir? Böyle hayallere sahip gençlere sahip bir ülke neler yaratabilir??

Durum 3 :

Ama gençlerin, ya da hepimizin hayalleri var mı?? Ne uğruna yaşıyoruz çalışıyoruz, üretiyoruz?? Biliyor muyuz?

Bu yazı, insanların hayallerini sorarak, anlamaya çalışarak geçirdim. Y jenerasyonu dediğimiz gençler var ya, en çok da onlarda ne gördüm biliyor musunuz; neden yaşadıklarını, ne için çalıştıklarını bilmiyorlar. Sürekli işlerinden, yaşamak için çalışmak zorunda olmaktan, düzenin tüketim üzerine olmasından şikayet ediyorlar ama korkunç bir hızla tüketiyorlar. Bana sorarsınız, ideolojiler çağı bitti, büyük hayaller, toplumsal fikirler büyük akımlar yaratmıyor artık, inanç ve manevi değerler, toplum bağları zayıfladı ve işte bunun sonucu “niye yaşadığını bilmeyen” bir gençlik var :L Çok genelleyip, çok dramatize ettiğimin farkındayım ama biraz da bilerek tutuyorum bu sesi bu güçle, bu tutkuyla…

Biraz daha dinazor, nostaljik insan sesini tutacağım izninizle J Geçmişe bakıyorum, biz tam ergenlikte sesimizi bulmaya çalışırken “Ölü Ozanlar Derneği” izledik, Mr. Keating ve öğrencileriyle beraber sıraların üzerine çıkıp, farklılığımıza sahip çıktık. Aşkı, tutkuyu, saf sevgiyi ve bu uğurda savaşmayı bir süre filmde öğrendik elbet ama ilk aklıma gelen “Dirty Dancing”, ismi pek anlatmasa da J Büyüdük, yetişkin olduk, yeni yeni işlerimize başladık, kapitalizmin acımasız tüketim şartlarına ayak uydurmaya çalışırken “Fight Club”la bu oyuna başkaldırdık.. Ve onlarca, yüzlerce festival filmi, ve kitaplar ve nice başka şeyler.. Şimdi gençler ne izliyor? Ne okuyor? Bilmiyorum… Televizyondaki diziler??

Nasıl yeniden hayal kuracağız? Nasıl yeniden bir amaç bulacağız yaşamak için? Her adımımızın, sabah evden çıktığımızda diğer insanlara nasıl selam verdiğimizin bile o hayale ulaşmakla bir alakası olduğunu nasıl hatırlayacağız?

Çünkü bence, hayaller olmazsa bir ömür boyu, farklı kasalarda, aynı mutsuzluk, aynı tatsız surat ve yakınmalar ve savunmalarla kasa alacağız J ama hayaller olursa nice Michelin restoranında şef olacağız, kimbilir belki kendi Michelin zincirimizi kuracağız J

Bunu bilmek ve hayallerini unutmuş, onlara ulaşamayan insanlarla tanışmak acı veriyor.

Hadi hayal kurun ve bana yazın ne olur hayallerinizi… Sizlere hayalinize giden yolda candan bir taraftar olup her adımınıza alkış tutmak için can atıyorum. Beni de besliyor hayalleriniz…

 

Çocukluğa ve hayallere…

Aile Şirketlerinde “aile” ve “ilişkiler”

Kategori: (luma business) Yazan: arzum, 29-01-2010

Türkiye’de aile şirketleri, aile şirketlerinde ilişkiler ve ortam hakkında bir proje üzerinde çalışıyordum ve sizinle paylaşmak istediğim ilginç sonuçlara ulaştım. Böylece, burada belki bu konu etrafında bir tartışma yapabileceğimizi umuyorum.
PricewaterhouseCoopers tarafından yapılan bir araştırmaya* göre, aile şirketleri** küresel ekonomide önemli bir rol oynamaktalar. Bu rolün önemini tanımlayan parametrelerden biri ailelerin kontrolünde olan kayıtlı şirketlerin tüm şirketlere oranıdır; bu oran Türkiye genelinde, küçük ve orta ölçekli firmaların yanısıra sermaye piyasalarının sığlığı nedeniyle büyük ölçekli firmaları da kapsamaktadır ve %95’dir. İkinci parametre ise bu şirketlerin ekonomik gücüdür. Bu oran gelişmekte olan ülkelerde 65% ila 82% aralığında değişmektedir. Bu önemli ekonomik güce rağmen, çok az aile şirketi ikinci nesile sağlıklı bir şekilde aktarılıp hayatta kalıyor. Türkiye’de bu oran bugün sadece yaklaşık %10-15 civarında. Bunun kabul edilemez bir atıllık olduğunu düşünüyorum. Özellikle ülkemizin yüksek enflasyon, muazzam işsizlik oranları (global krizin de etkisiyle %18 civarında) ve yüksek dış borç gibi ekonomik gerçeklerini gözönüne aldığımızda bu daha da rahatsız edici bir gerçek olarak görünüyor.

Bu durum aile şirketleri hakkında küresel bir gerçeklik olmasına rağmen, Türkiye’nin bazı kültürel yönlerinin de aile şirketleri üzerinde olumsuz etkileri olduğuna inanıyorum. Tekrar PwC araştırmasına dönersek, yanıt veren şirketlerin üçte ikisinin aile üyeleri arasındaki ihtilafları çözmek için herhangi bir prosedür geliştirmediğini görüyoruz. Bu ailelerin, ne iş konusundaki, ne de aile ilişkileri hakkındaki ilişkilerini bilinçli ve belirli niyetlere dayalı olarak tasarlamadıkları anlamına geliyor. Çoğunun bu konuda önleyici olmayan bir yaklaşımı var; farklılıklarla -ya da onların bakış açısıyla söylersek “sorun”larla- başa çıkmak için ortaya çıkmalarını beklemeyi tercih ediyorlar. Yine aynı araştırma, çatışmalar ve ihtilaflar ortaya çıktığında, aile şirketlerinin genellikle aile meclisleri, hissedar anlaşmaları, anayasalar ve arabuluculuk yöntemleri gibi daha ziyade reaktif yöntemleri, benim de kullandığım metod*** gibi bazı proaktif yöntemlere tercih ettiklerini gösteriyor. Ancak ne yazık ki, beceriyle yönetilmeyen bir çatışma yaşandığı zaman, bu genellikle ilişkideki olumsuzluğu yükseltir ve başka bir araştırmaya**** göre yeniden çalışılabilir bir ortam oluşturmak için yaşanan olumsuzluğun beş katı etkisinde olumluluk yaratmak gerekir. Çoğu zaman aile işini ve daha da önemlisi “aile”yi kurtarmak için geçtir. Bu yöntemlerle ilgili dikkate alınması gereken bir diğer yön ise, “aile ilişkileri”nden daha çok “iş sonuçları”na konsantre olduklarıdır. Çoğunlukla bu tüzel varlığın “ticari” ve “aile” olmak üzere 2 farklı boyutu olduğu gerçeği yok sayılır. Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki aile çok değerlidir ve gözardı edilemez. Türk aile şirketi sahipleri de bunu çok iyi biliyorlar, ancak onlara yardım için gelen, sadece iş sonuçlarına odaklı ve kendilerine de bunun yapılması gerektiğini salık veren güvendikleri profesyoneller varken bu durumla nasıl başa çıkacaklarını bilemiyorlar. 
 

PwC araştırmasından son bir alıntı da; uyuşmazlıkların çözümünde kullanılması tercih edilen yöntemlerin bölgesel farklılıklar göstermesi. Örneğin Kuzey Amerika ve Avrupa’da “üçüncü partilerin arabuluculuk”ları kullanılan bir yöntemken, Türkiye’nin de dahil olduğu gelişmekte olan ülkelerde bu kullanılan bir yöntem değil. Bu ülkelerde en çok tercih edilen yöntemler sırasıyla aile anayasaları, aile meclisleri ve hissedar anlaşmaları. Bu sonuç beni hiç şaşırtmadı, yurdumuzun kültürel mitleri ile çok uyumlu bir durum olduğunu düşündüm: en önemlilerinden biri; “su küçüğün, söz büyüğün”, bir diğeri; “kol kırılır, yen içinde kalır”. Bu tarz bakış açısını destekleyen tonlarca atasözümüz var. “Kim” olduğumuzu belirleyen öğelerin, çeşitli durumlardaki davranışlarımız üzerinde önemli bir etkisi var. İçinde bulunduğumuz zamanın, “kim olduğumuz, bu doğrultuda nasıl davrandığımız ve bu davranışların yarattığı sonuçlardan memnun olup olmadığımız” üzerindeki etkisi üzerinde düşünmek ve bu konudaki farkındalığımızı arttırmak için iyi bir zaman olduğuna inanıyorum. Ancak o zaman, işimize daha fazla yarayacak bir geleceği yeniden tasarlayabiliriz. Bu “değişim” ve “değişim cesaret gerektiriyor”.
Bu proje üzerinde çalışırken, aile şirketleri hakkındaki bulgular, gerçekler ve farkındalıklar dışında, çoğunlukla ailelerin kontrolündeki küçük işletmelerde danışman,olarak geçirdiğim 6 yılın deneyimlerini de gözden geçirdim. Ailelerin sahibi olduğu ve kontrolündeki şirketlerde, bu süre zarfında bir danışman bakış açısıyla yaptığım müdahalelerin çoğu, aile ilişkileri hakkında bir noktada tıkanıyordu. Artık sistemler ve ilişkilerle çalışan bu yeni modeli tanıdığımdan beri, çok önemli bir eksiğin farkındayım; işleriyle ilgili tasarlanmış “ortaklık ittifak”larının olmayışı. Başka eksikler de var elbette; çoğu zaman aile sisteminin tüm sesleri duyulmuyor, en çok duyulanlar aile büyükleri bu da oldukça dar ve tek yönlü, hatta bazen eski ve çağın gerçeğini kavrayamayan kısıtlı bir yönetim perspektifine yol açıyor. Aile üyelerinin bir diğer aile ferdinin dünyasında; hayalleri, hedefleri, duygularında neler olup bittiğine dair çok az fikri var. Önemli ölçüde rol karmaşası var ve çoğunlukla farklı hayaller, hatta farklı bir vizyondan hareket ediyorlar. Gelecekle ilgili hayallerinde, diğer bir deyişle stratejik düzeyde uyumlu olmadıkları için, taktik ve operasyonel seviyedeki pek çok konuda, büyümelerini hatta verimli cirolar yapmalarını engelleyen çatışmalar yaşıyorlar. Uyum eksikliğinin bir başka olumsuz etkisi de profesyonel çalışanların üzerinde yarattıkları. Tüm bunlar sağlam bir kurumsal yönetişim modeli ve bu doğrultuda uyumlanmış ve adanmış bir ekip oluşturmanın önünde ciddi bir engel oluşturuyor.  

Şimdi tüm bu noktalar ve öğrenimlerim hakkında düşününce, etkisinin nasıl bir toplum olduğumuz ve olacağımızla çok ilintili olduğunun farkına varıyorum. Bilinçli ve niyete dayalı ilişkiler oluşturabilmek için, sesimize, değerlerimize ve isteklerimize sahip çıkmamız ama en önemlisi başkalarını da saygı ve bilgelik ile duyup dinleyebilmemiz gerekiyor. Ancak böyle, farklılıklardan daha iyi bir gelecek yaratabiliriz. Ne yazık ki, toplum olarak pek iyi olmadığımızı düşündüğüm bir yön.
Aile şirketlerine gelince, siz de, bu ülkenin şirketlerinin %95’inin aileler tarafından kontrol edilmekte olan şirketler olduğunu gözönüne aldığınızda, çoktan geç kalmış olduğumuzu ve kaybedecek hiç vakit olmadığını düşünmüyor musunuz?  Herşey daha iyi ekonomik koşullar ile bağlantılı olduğuna ve bu paraya ihtiyacımız olduğunu bildiğimize göre, kendimizi olduğumuzdan küçük görmeye ve daha iyi iş sonuçları yaratacak aile ilişkilerini tasarlamak için çabalamaktan kaçınmaya hakkımız yok. Bu firmaların hayatta kalması gerekiyor. Bu nedenle eskiler çoktan eskidiğine göre yeni şeyler denemenin zamanı gelmiş demektir.
Böylece,
büyük etki yaratacak küçük adımlarla dünyamızı değiştirebiliriz …
—————————————————————————————————————————————————
* PricewaterhouseCoopers Aile Şirketleri Anketi 2007/2008, 28 ülkeden 1.454 aile şirketi ilgilisinin katılımıyla.
** Aile şirketi nedir? Bu araştırmada PwC tarafından, hisselerinin en az %51’i bir aile veya birbirleriyle yakın bağlantılı ailelerin kontrolünde olan, üst düzey yönetim kadrosunun çoğunluğunu aile üyelerinin oluşturduğu, şirket sahiplerinin şirket yönetiminde günlük sorumluluklara sahip olduğu şirketler olarak tanımlanmıştır.
*** ORSC; Organizasyon ve İlişki Sistemleri Koçluğu, daha fazla bilgi için www.centerforrightrelationship.com‘ı inceleyin veya arzum@luma.com.tr’den bana ulaşın
**** John Gottman; İlişkiler üzerine 20 yıl süren araştırması.

Neden ingilizce??

Kategori: (Lumaca) Yazan: arzum, 28-01-2010

Sevgili Dostlar, 

Bu yazının Türkçesi çok kısa zamanda geliyor. Bir proje için hazırladığım rapordan alıntıları vakit kaybetmeden paylaşmak istedim.

Tercih edenler ve ilgilenenler hemen okuyabilir J İsteyenler Türkçesini bekleyebilir.

E tabi böylece, Türkçe bilmeyen dostlarım da yazdıklarımı okuma şansı bulacaklar bu kez. Bu da beni mutlu eden birşey. 

Sevgilerimle,

Arzum

Families in business and their relationships…

Kategori: (luma business) Yazan: arzum, 28-01-2010

I have been working on a project about family business environment in Turkey and I have come up with interesting results that I wanted to share with you here. That way, we can maybe have a discussion around that.  

Based on a research of PricewaterhouseCoopers*, family firms** play a crucial role in the global economy. One measure of their importance is the proportion of registered companies that are family-controlled, which is 95% for Turkey, including not only small and middle scale firms but also big players. A second measure is their economic power, which ranges from 65% to 82% in emerging markets. Despite this economic power, very few of these firms can survive with the second generation, in Turkey this is only 10-15%. I think this is an unacceptable waste, especially considering this country’s economic realities, high inflation and now enormous unemployment rates (18% for the time being).  

Although this is mostly a global reality about family firms, I believe there are cultural aspects of Turkey that has a negative impact on family businesses. Again based on PwC research, it is revealed that more than two-thirds of responding companies have not adopted any procedures for resolving conflicts between family members. It means they are not designing conscious and intentional relationships neither in regard of their business, nor their family relations. Most of them have a non-preventive approach, they prefer to deal with differences – or more in their terminology “problems” – when they arise.

When conflicts arise, research shows that family businesses use mostly family councils, shareholder agreements, constitutions and mediation, which are rather “reactive” ways to deal with the issue, then being “proactive” as in some other methodology*** that I use. Unfortunately, when a conflict arise, most of the time it raises negativity and in this case as according to another research**** five times more positivity is needed in order to re-establish a workable milieu. Most of the time it is quiet late to save the business and more importantly to save the family. Another important aspect of these methodologies is that they mostly concentrate on business results rather then family relations. Most of the time the fact that this entity has 2 different dimensions as; “commercial dimension” and “family dimension” is ignored. And we all know that family is very valuable and does not have to be ignored. Turkish family business owners know that very well, only they don’t know how to deal with it as the professionals coming to help them are mostly highly concentrated on business and advise them to do so, too.  

A last drawing from the research is that there are regional variations in the conflict resolution procedures family businesses most prefer to use. It states that while in North America and Europe “third party mediation” is a preferred measure, in emerging markets, which includes Turkey, it is not. The most preferred measures in these markets are family constitutions, family councils and shareholder agreements by order. It did not surprise me at all. It is very congruent with cultural myths of our land: The biggest one is; “elders know the best and when even they don’t, young people should show respect”. And the other is; “what happens in the family stays in the family”. We have tons of proverbs supporting this belief. The aspects of who we are have a great impact on how we are behaving in different situations. I believe this is a time that we can bring out our awareness about “how ‘who we are’ is impacting ‘how we are doing’ ” and “whether we like its outcomes or not”. Only then, we can redesign a future which will serve us better. And this is “change” and it needs “courage”. 

Other then these findings, realities and awareness about family businesses, while working on this project I also reviewed my 6 years experience as a consultant in small business environment, mostly family-controlled. In my experience, in family owned and controlled small sized businesses, most of the interventions that I was trying to make by a consultant perspective were getting stuck at some point about family relations. Now that I am familiar with a new methodology in working with systems and relationships, I understand that one very important missing part was their “designed partnership alliance” related to their business. There were other things missing as well; most of the time not all the voices of the system were heard, most heard ones were elders, which caused a very narrow -and sometimes old and lacking to match the reality of the era- management perspective. Family members had very little idea about what’s going on the other’s world; dreams, goals, emotions, etc… There was huge role confusion and they were mostly operating from different dreams, even from a different vision. And as they were not aligned in their dreams about the future, in other words in strategic level, there were many tactical and operating level conflicts, which prevent them of growing and even making good GOP’s. Another impact of this lack of alignment is that it has a very negative impact on the professional employees. All these were a severe obstruction to our aim to create a solid corporate governance model and an aligned and devoted team around that.  

Now thinking about all these aspects and learnings, I realize that it impacts many areas of who we are as a society. In order to design our relationships consciously and intentionally, we need to speak up; claim, request and most importantly hear and respect the others with wisdom so that we can create a better future from differences. Unfortunately, an important thing that I think we are not very good at. 

When it comes to family business environment, don’t you think that it is already late so there is no time to loose as we consider that this country’s companies are family-controlled by 95%? As all is about better economic conditions and we all know that we need this money, we have no right to keep us small and avoid struggling for better designed family relationships which will do better in their business results. These firms need to survive. So it is definitely time for trying new things as the old ones are already worn. 

Then we can change our world, by small steps which will result in big impact… 

—————————————————————————————————————————————-

* The PricewaterhouseCoopers Family Business Survey 2007/2008, drawing information from 1454 respondents of 28 countries.

**What is a family business? For this research a family business is defined as those companies in which at least 51% of the shares are held by a family or related families, the family members comprise the majority of the senior management team and the owners have day-to-day responsibility for the management of the business.

***ORSC; Organization and Relationship Systems Coaching, see www.centerforrightrelationship.com for more information or contact me at arzum@luma.com.tr

****John Gottman’s 20 years long research on relationships.

Kendimin başladığı yer…

Kategori: (Lumaca) Yazan: arzum, 17-01-2009

Kendimizin başladığı yerde biten ne? Başkaları mı? İlişkilerimiz mi? Merhametimiz mi? Anlayışımız mı? Ne bitiyor?

Son zamanlarda bu soru dönüp duruyor kafamda…

Bir dans tiyatrosu izlemiştim yıllar önce, çok etkilenmiştim. “Kozalak”; Kürşat Başar’ın yazdığı, Hülya Aksular’ın koreografisini yaptığı bir oyundu. Detayları çok hatırlamıyorum ama neden etkilendiğimi çok iyi hatırlıyorum. “Başkalarının yüreğini hissedebilenler, asla cesur olamazlar” diyordu oyunun kahramanlarından biri. Birinden alıntıydı galiba, bunu da hatırlayamıyorum ne yazık ki… Çok etkilenmiştim. “Hah” demiştim kendi kendime; neden kendi istediklerimi yapamadığımı, neden hayır diyemediğimi anladım şimdi, yüce bir sebep bulduğumu hissetmiştim, kutsal bir neden… Bir oh çektim. Çok mutlu olmuştum bir sebep bulduğum için, laf aramızda hatta biraz gurur bile duydum. “Vayyy” diye düşünmüştüm; kendimi ihmal etmemin, hayır diyemememin ne kadar yüce bir sebebi var… Gülünç, bir o kadar da ilginç şimdi baktığım yerden.

Fakat sonraları hayat ve farkındalıklar peşini bırakmıyor tabi insanın. Bir kere akla düşünce kendimizin de istediği birşeyler olduğu, yüreğin çoğu zaman cesur olamadığı… O sesi daha çok duymaya başlıyorsun, sanki volüm açılmış gibi. Kalbinin ne istediğini daha çok, daha sık duyuyorsun, duyuyorsun, duyuyorsun, duyuyorsun… İçinde bitmeyen bir çarpışma başlıyor tabi o zaman da; “nelere hayır demeliyim?” “kendi ihtiyaçlarıma yer açarken, neleri sınırlarımın dışında bırakmalıyım?” “kendim başlarken, neleri bitirmemeye dikkat etmeliyim?” Bir sürü çekişen soru…

Kendimdem ve kendi ilişkilerimden çıkıp, bu perspektiften dünyaya bakınca, daha da derinlere iniyor aklımda dönüp duran düşünceler. Kalbim ağırlaşıyor, düşünüyorum; acaba tüm dünyada şiddet uygulayanlar – saymayayım, gündemde olanları hepimiz biliyoruz nasılsa - gerçekten başkalarının yüreğini hissedebilselerdi, eylemlerinde bu kadar cesur olabilirler miydi? Tırnak içinde bir “cesaret” burada kasttettiğim, “pervasız”?? Uygun ifade ne olurdu bilemiyorum. Yine “cesaret” olurdu seçeceğim kelime sanırım, kendilerinden bu derece şiddetli vazgeçecek kadar cesur olurlar mıydı?

Gerçekten “kendimizin nerede başladığı, başkasının nerede bittiği”ni düşünmek için kendimize izin vermediğimiz sürece, şiddetimiz de daha fazla oluyor sanki… Oturup bunları düşünemediğimiz, yer açamadığımız, konuşamadığımız sürece, kendimizi ve kendimizin temsil ettiklerini isteyişimiz çok şiddetli oluyor! Hatta bazen kendimizden tamamıyla vazgeçecek kadar kendimizi isteyişimiz! Ya da tam tersi; kendimizi ihmal edişimiz de çok şiddetli olabiliyor. Ne ironi ama!

Kendimin başladığı yerde, başkalarının bitmesi gerekmeyen bir nokta bulmak istiyorum. Kendimin başladığı yerde başkalarının da başlayacağı… Yüreklerimizin genişleyeceği bir yer, yeni fırsatların doğacağı… Öyle bir yer var sanırım, mümkün, biliyorum ama… İşte bunun için gerçekten “cesaret” gerekiyor!

Ben bu aralar bu yeni cesarete doğru yelken açtım dostlar.. Kendimi “özümden” yeniden başlatıyorum. Başkalarına da başlatmaları için cesaret verme niyetiyle…

Sevgiyle kalın.

Anais Nin

Kategori: (Lumaca) Yazan: arzum, 17-01-2009

“There came a time when the risk to remain tight in the bud was more painful than the risk it took to blossom.”
Anais Nin

Söyleyeceklerim var…

Kategori: (Lumaca) Yazan: arzum, 17-01-2009

Ben kimim?

Ben öncelikle iflah olmaz bir “öğrenici”yim. Bir tutku benim için öğrenmek, tanımak…Zaman zaman garip bir paniğe bile kapılırım, ya herşeyi öğrenmeye yetişemezsem diye… Bu tutkuya delice bir “merak” yoldaşlık eder, dedikodu tadında bir merak değil ama “anlayabilme”ye aşık bir merak.

Herşeyi bilemeyeceğimi çok iyi bildiğim için, asla kesin yargılarım yoktur. Hep “acaba mı” derim ve hep görünenin altındakini görmeye çalışırım. Birşey söylemeden once, her açıdan baktığımdan emin olmak isterim. Bu sebeple “at gözlükleri”ne, “muhafazakarlığa” ve “tutuculuğa” tahammülüm yoktur!

Kesinlikle “zevk”lerim diye tarif edebileceğim birşey yok. Herşeye ilgi duyabilirim ve ilgi duyduğum şeyler zaman zaman birbirinin kesin zıttı bile olabilir, tutarsız görünebilir ama yine de kesinlikle tutarlı bir yanları vardır. Örneğin; ciddi bir rock müzik dinleyicisi olarak, gerçek anlamda “türkü” dinlemekten de aynı keyfi alırım, ama “arabesk”e tahammülüm yoktur çünkü “kurbanlık” duygusunu reddederim.

Kendime oldukça inanırım. Eh tabi buna da ciddi bir kaygı ve endişe eşlik eder. 4 senedir üzerinde yoğun olarak çalışıyorum dolayısıyla “başkaları ne der” sesimi daha az duyuyorum artık ama hala bana seslenmeye devam ediyor. Fakat bu dört senede öğrendiğim önemli birşey; benim doğal halimin “kendime inanmak” olduğu, diğeri sonradan bünyeme bulaşmış, biraz inatçı ama altedilebiliyor…

Ve son olarak, söylenecek onca şeyin önüne koyarak söylemek istediğim, şöyle bir okuyunca çok “olmuş” görüntüsü veren bu “ben” var ya, pek öyle kolayca çıkmadı ortaya. Hala süren ve umarım ömrümün sonuna dek sürecek olan yoğun bir çalışmanın ürünü! Yıllarca kendim ördüğüm duvarların, kapıların arkasına hapsettiğim “ben”, o duvarlara çarpa çarpa çıkmaya, “değişim”in büyüsünü tatmaya karar verdiği gün, çarpışların acısını tattığı kadar, aradan sızan ışığın sihrini de tattı. Aşık oldu o ışığa ve pervane böceği gibi ışığa koşup duruyor artık. Hala da çarpıyor sağa sola, ışık gözünü kör ettiği için, duvarlara da çarpıyor, ışığa da. Ama ışık öyle güzel ki!

İşte bu “ben”, bu ilginç “enerji”yle yeni bir hayat kurdum, ve kendimi daha fazla öğrenebileceğim bir düzene adadım. Bunun için de insanlarla olmayı seçtim - hep öyleydim gerçi ama onların “rol”leri ile beraberdim, bu sefer “onlar”la olmayı seçtim -. Kendi potansiyelimin, ışığımın büyüleyiciliğiyle tanışınca, herkesin buna sahip olduğuna inandığım için, “luma” isimli bir şirket kurdum ve beraber çalıştığım her organizmanın potansiyelini sonuna kadar kullanması için uğraşmaya başladım. Bunu yaparken, kendi kalbime dokunan her öğrendiğimi, onlara da dokunacağı inancıyla uygulamayı seçtim. Tabi ne yaptığım anlaşılabilir olsun diye kendimi “danışman, eğitmen ve koç” olarak tanıtıyorum.

Ben bu “an”da buyum.